Genel Başkan Vekilimiz Sabri Tekir, grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılının ilk grup toplantısında bir araya geldiklerini ifade eden Tekir, şunları söyledi:

“Ne yazık ki ‘2023 Türkiye’si, iktidarın verdiği vaatlerden ve insanımızın hayallerinden çok ama çok uzak bir Türkiye ile karşı karşıya bulunmuş olmamızın sıkıntısını yaşıyoruz. Türkiye’nin öylesine uzak bir noktada olmaması gerekiyordu. Ne yazık ki, Cumhuriyetimizin 100. yılına yaraşır bir Türkiye tablosu önümüze konamadı. Maalesef bugün ülkemiz, hem adaletiyle, hem ekonomisiyle, hem dış politikasıyla ve diğer tüm konularda olması gereken yerden ve iddialarından epey uzakta bulunmaktadır. Karşımızdaki küçük bir Bulgaristan seviyesine bile kişi başına düşen gelir açısından gelemediysek veya o bizi geçmek durumunda kaldıysa orada bir hata var demektir. Sadece 12 ay ve koalisyonla yönetilen bir hükümet içinde görev yapan iktidarda kalmış ve kısa zamanda çok büyük işlere imza atan bir siyasi hareketin bugünkü temsilcileri olarak, 100 yıllık dönemin beşte birinden fazla iktidarda kalmış, yarım asra yaklaşacak şekilde iktidarda kalmış ve milletin kendilerine tanıdığı bu fırsatı hiç de iyi değerlendirememiş kullanamamış olanlara söyleyecek çok sözümüzün olması lazım. 2002’den bugüne muhalefet olmanın gereğini hakkıyla yerine getiren bir siyasi parti olarak, 21 yıldır bir türlü iktidar olmanın hakkını verememiş olanlara diyecek çok sözümüzün olması gerekir. Büyük Ortadoğu Projesi’ni her fırsatta anlatanlar olarak, Büyük Ortadoğu Projesi’ne Eş Başkanlık yapanlara daha çok söyleyecek çok sözümüzün olması gerekir ve Eş Başkanı olmasıyla da iftihar eden ve onu bir paye olarak değerlendirenlerin karşısında söyleyecek sözlerimiz olması gerekir. Vicdanımızla tartıp baktığımız zaman hemen hemen bir aya yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen Filistin için tek bir somut adımın atıldığını söylememiz mümkün müdür? 25 gündür bombalar altında veya ateş altında yaşayan insanlara yönelik olmak üzere Gazzeli mazlumların yüreğine su serpecek bir takım tedbirlerin alındığını söylemek mümkün müdür? Maalesef bugüne dek zalimlere haddini bildirecek, mazlumların da yüzünü güldürecek bir hamlenin yapıldığını ifade etme imkanı var mıdır? Yüzlerce ton patlayıcı maddenin üzerlerine atıldığı bir halk Filistin Gazze halkı. Bu konuda bir acizlik gösteriliyorsa, bu konuda bir becerisizlik gösteriliyorsa böyle bir duyarsızlık da söz konusu ise böyle bir politikanın karşısında insanımızın milletimizin söylemesi gereken çok şeyler vardır.

O Miting Sadece Şov İçeren Bir Mitingdir

Yüzlerce çocuk bombaların altında inim inim inlerken, binlerce masum insan katledilirken iktidarda bulunanların gidip de Atatürk Hava Limanı’nda miting yapmalarını vicdanen benimsemek doğru değil. O miting sadece ama sadece şov içeren bir mitingdir. Üstüne bir de o şovun karşısında bir alkış bekleniyorsa burada bir hata var demektir. İcra ile sivil toplum kuruluşlarının talepte bulunmaları fonksiyonlarını birbirine karıştıran bir iktidarın varlığından söz etmemiz gerekiyor. ‘Normalleşme’ safsatası altında; Herzog’u ağırlayanlar, seremonilerle karşılayanlar ve Netanyahu ile ABD’de sözleşenler, böyle bir politikayı takip etmeyi kendi çıkarları açısından uygun görebilirler. Batı’nın ikiyüzlülüğünü biz zaten biliyorduk, milletimiz olarak biliyorduk. 19. Yüzyılda yaşadığımız bunca olaylar karşısında çok iyi biliyorduk. 20. yüzyılın başlarında Anadolu’nun her taraftan bu kuşatma altına alındığı zaman da biliyorduk. Daha sonraki dönemlerde kendi milletimizin, vatanımızın bir çıkarı istikametinde milli bir karar aldığımız zaman bu kararlara karşı nasıl bir politika takip ettiklerini de çok iyi bir şekilde biliyorduk. Fakat gönlümüzün kabul etmediği bir şey var. İslam aleminin dağınıklığını asla gönlümüz kabul etmiyor. Eğer İslam alemi bir dağınıklık içerisindeyse liderini bulamadığından dolayı dağınıklık içerisindedir. Rahmetli hocamız Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın zamanında alınan tedbirlerin sadece İslam dünyasında değil bütün dünyada makes bulmasının ana nedenlerinden bir tanesi budur.

Bir lider gibi liderlik sorumluğu taşıyarak hareket ettiğiniz taktirde dünya insanlığı sizi kale almak mecburiyetine kalır. Yoksa sadece mitingler yapmak suretiyle bir yere varacağınızı düşünüyorsanız bundan aldanmış olursunuz. Dolayısıyla da iktidar bulunanların asla hemen kapı komşumuzda cereyan eden olaylar karşısında böylesine bir acziyet göstermelerini kabul etmek mümkün değil. Bazıları diyorlar ki, ‘Tayyip Bey ne yapsın?’ veya ‘hükümet ne yapsın?’ Genç bir arkadaşımız olarak, 80’li yıllarda, 90’lı yıllarda bizimle birlikte siyaset yaparken veya daha başka diğer kuruluşlarda birlikte bulunurken o günkü iktidarlardan Filistin’e dair ne yapmalarını gerektiğini o zaman bekliyor idiyse şimdi de benzer atılımları yapması, benzer adımları atması gerekmez mi? Eğer tersi bir durum olsaydı da bugünkü iktidar muhalefet sıralarında yer almış olsaydı kendisinin ortaya koyacağı muhalefet anlayışının ne olacağını bizim vatandaşımız çok iyi bir şekilde kestirebiliyor. Dolayısıyla da sıralayacağı çözüm önerilerini, atılması gereken adımları işte bu gün atması için önünde fırsat vardır. Bu fırsatın çok iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu 100 Yıllık Bir Meseledir

Kimse bu meseleyi 7 Ekim’de başlamış bir mesele olarak telakki etmesin. Bu 100 yıllık bir meseledir ve bu 100 yıllık meselenin kendine mahsus safahatı vardır ve her 20 senede bir adım adım ilerleyen bir müstevli halk vardır. O halde her 20 senede bire bir genişleyen ve Türkiye’yi de tehdit etmekte olan bir hareket karşısında Türkiye’nin gerekli tedbirleri almaması veya gerekli organizasyonlara liderlik yapmaması yanlış bir şey olacaktır. Kimse sanki AK Parti iktidarı, Mayıs 2023 seçimlerinde iktidara gelmiş bir hükümet olarak da telakki etmesin. Böyle değil. 2002 seçimlerinden bu yana iktidarda olan bir hükümet vardır ve 20 yılı aşkın bir süre içerisinde iktidar elkini kullanan bu hükümetin zaman içerisinde gerekli siyasi, ekonomik tedbirleri alması gerekiyordu ve dolayısıyla da bizim bu dönemle olmak üzere soru sormamız veya sorulması gereken bir takım sorular var. 21 yılda Gazze konusunda ne yaptınız? 21 yılda İslam ülkelerini bir araya getirme ve onlara liderlik yapma konusunda neler yapabildiniz? Bu 21 dönem içerisinde nasıl bir organizasyon yaptınız da uluslararası bir güç merkezi haline gelme başarısını elde ettiniz? 2009’da olaylar cereyan ederken neler yaptınız, 2011 yılı olayları cereyan ederken neler yaptınız? 2018’de yine miting yapmaktan başka ne yaptınız? Diye sorma hakkımız olmaz mı? Büyük İsrail Projesi karşısında ne yaptınız diye bir soru sorma hakkımız olmaz mı? Doğu Akdeniz’in kaynakları kendi aralarında paylaştırılırken o noktada Türkiye olarak ne tür tedbirler aldınız deme hakkımız olmaz mı? Bölgemizin sınırları yeniden şekillendirilirken, yeni devletçikler üretmeye çalışırken veya var olan devletlerin sınırları yeniden tespit edilirken farklı bir coğrafya oluşturulmaya çalışırken ne tür tedbirler geliştirdiniz deme hakkımız olmaz mı?

Oluk Oluk Kan ve Göz Yaşı Akarken Ne Tür Tedbirler Aldınız

Coğrafyamızda oluk oluk kan ve gözyaşı aktı. Bundan 20 sene önce aktı, bundan 10 sene önce de aktı. Hala da bu oluk oluk gözyaşı ve kan akışı devam ediyor. İyi de bütün bunların karşısında ne tür tedbirler aldınız deme hakkımız doğmaz mı? Bir önceki plan döneminde kişi başına düşen gelirin 25 bin dolar olması hedeflenirken bugün sadece 10 bin dolarlarda gezinen bir Türkiye’nin vicdan sahibi insanlar tarafından kabullenilmesi mümkün müdür veya böyle bir gelir düzeyi ile içteki ve dıştaki düşmanlarımıza karşı gerçekten de varlığımızı, etkinliğimizi gösterebilecek bir gücü ortaya koyabilir miyiz? Bölgemizin huzur ve güvenliğini tesis edecek hangi kararlara bu dönemde imza atıldı? Yoksa o bölge de huzurun da kutuplaşmanın da sebebini teşkil edecek bir takım icraatlar mı yapıldı? Onu da sormamız gerekiyor. O halde bütün bunların hepsinde tamam düşman düşmanlığını yapar o onun görevidir. Ama dost bildiklerimizin de fos çıkmasını bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Ama bütün bu olaylar yaşanırken bütün bu tablo seyredilirken bu tablonun karşısında bu tabloyu seyretmekten başka bir şey yapmayan iktidarı da herhalde milletimizin vicdanının kabul etmesi mümkün değildir. Milli ve manevi değerlerimizi ihya edecek adımların atılması gerekirken son zamanlarda bu milli ve manevi değerlerimizdeki dejenerasyonu veya erozyonu görmeyen var mı? Ahlakı ve adaleti esas alan uygulamaların birinci planda hedeflenmesi gerekirken bu konuda erozyonu görmeyen insanımız var mı. İsrafa, yolsuzluğa ve rüşvete dur deme imkanı varken ve iktidarın da o nokta da bütün gücü kendi elinde bulundururken o noktada herhangi bir icraat yapmamasını nasıl karşılamamız gerekiyor. Üretime dönük yatırımların yapılması gerekirken tam tersi bir anlayış içerisinde tüketimi veya çok yüksek binaları yapmayı kalkınmanın işareti olarak gören bir zihniyetin bu ülkenin ekonomik kalkınmasını bu ülkenin siyasi ve sosyal yönden güçlenmesini temin edebilecek bir feraseti gösterebileceğini söyleyebilir miyiz? Eğitimde niceliği değil de niteliği öncelikleyen bir anlayışı bizim ülkemizin kabul etmesi mümkün müdür? Vatandaşlarımızın alım gücünü ve hayat kalitesini arttıracak, hayata geçirme noktasına takip edilecek politikalara baktığımızda maalesef bunu da göremiyoruz. Tarım ve hayvancılığı bir milli güvenlik meselesi kabul etmek varken tam tersine tarım ve hayvancılığı önemli ölçüde zayıflatacak mahiyette çiftimizi, üreticimiz destekleme yerine dışarıdan ithal ederek ihtiyaçlarımızı karışılama politikasını geliştiren bir anlayışın bu ülkeye faydası olabilir mi?

Bu Topraklarda Güçlü Olmanın Birinci Şartı Ekonomik Yönden Güçlü Olmaktır

Anadolu’muz dünyanın en jeopolitik yönden önemli stratejik bir mevkiinde bulunmaktadır. Tarih boyunca bu topraklarda kurulmuş olan devletlerin çok güçlü olma mecburiyeti olmuştur. Gerçekten de o güçlü devletlerin de hemen hemen bütün dünyaya hakimiyet tesis edecek mahiyette güçlü devletler olduğunu görürüz. Hititlerden başlamak suretiyle, Bizans da dahil olmak üzere. Ondan önceki dönemlerde dahil olmak üzere. Osmanlı Devleti de dahil olmak üzere. İyi ama bu topraklarda güçlü olmanın birinci şartı ekonomik yönden güçlü olmaktır. Ekonomiyi kendi sosyal, kültürel ve de siyasi hedefleriniz doğrultusunda etkili bir şekilde kullanabilmektir. Bunu yapabilmek de en azından tarihsel bir perspektif gerektirir. Hem geçmişe yönelik bir tarihsel perspektif gerektirir hem de geleceğe yönelik o perspektiften bir bakış açısı gerektirir. Bunu yapabiliyor muyuz? O halde yönümüzü biz Washington’dan veya Moskova’dan çevirip kendi tarihi ve kültürel bağlarımız olan ülkelere doğru çevirmek mecburiyetindeyiz. Değerlerimize uygun yeni bir medeniyet anlayışını ortaya koymak mecburiyetindeyiz. D-8’leri canlandırmayı bölgemizdeki ülkelerle oturup konuşmayı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi EKO gibi Ekonomik İş Birliği gibi teşkilatları yeniden dinamik hale getirmek mecburiyetindeyiz. Binlerce kilometre uzaktan yapılan planlara figüran olmak yerine bu ülkelerde bu anlaşmaların veya bu teşkilatların liderliğini yapmak varken farklı bir politika takip etmek bu ülkenin çıkarına değildir. 21 yılda bu ve benzeri adımlar atılmazsa o zaman 25 gündür olan biteni sadece seyretmek mecburiyetinde kalırsınız.

Borç Alan Sadece Miting Yapar

Ülkemizin kaynaklarını çarçur ederseniz, onu güçlü bir şekilde hem savunma hizmetlerinin yerine getirilmesi hem de insanımızın refah seviyesinin yükseltilmesi ve böylece milletler camiası içerisinde şahsiyetli bir topluluk haline gelmeyi temin etme noktasında kullanmazsanız tam tersine gırtlağa kadar borca batarsanız anaparadan fazla faiz ödemek mecburiyetinde kalırsanız bunu yapamazsınız, yapmanız mümkün değildir. Bu kadar net. Ecdadımız demiş ki; ‘borç alan emir alır.’ Bugün eğer dünya piyasalarına siz borçluysanız hele de güçlü ülkelere o noktada bağlı hale gelmişseniz onların sözlerinin dışına çıkma imkanınız olmaz. İşte bir kez daha görüyoruz bu gerçeği. Tarihin değişmeyen gerçeklerinden bir tanesi de bu; borç alan sadece miting yapıyor. Biz 100 yıl önce emperyalizmin planlarını buruşturup atan bir Türkiye’ydik. Biz 100 yıl önce 7 düvele birden meydan okuyan bir Türkiye’ydik. Tüm imkansızlıklara rağmen milletçe bir ve beraber olarak zorluklara göğüs geren bir Türkiye’ydik. 1923’ün ardından sadece 10 yıl içerisinde büyük bir maddi kalkınma hamlesini gerçekleştirebilmiş ve böylece 2. Dünya savaşına bile hazırlıklı hale gelebilmiş bir Türkiye’ydik. İyide bütün bunların hepsine her şey taş taş üstüne konularak yapılırken bu binaların üstünde nasıl bir takım taşlar ilave ettiniz de ülkenin ekonomik gücü son derece düşük bir seviyeye geldi. Milletin alın teriyle inşa ettiği fabrikaları tek tek satmayı bir politik tercih olarak benimsediniz.

Muhasebe Yapmak Mecburiyetindeyiz

Tarihi yıl dönümleri yeni başlangıçlar için bir fırsattır. Geçmişin muhasebesini yapmak mecburiyetindeyiz. 100 yıllık bir dönemin muhasebesi yapılmalıdır. Aslında asır denilen şey bir şeyin sonucunu elde etmek için özünü çıkararak onu gerçek anlamda faydalı hale getirme zamanı demektir. Bir yerde 100 yılın olaylarını kendi içerisinde sıkılarak netice verdiği, sonuçlarını verdiği bir dönemdir. Biz bunu öylesine bir fırsat olarak değerlendirebiliriz. Geçmişin muhasebesini yapmanın yanında bir de geleceğimizi şekillendirecek kararlar almak mecburiyetindeyiz. Sonra da kararlılıkla, milletimizin desteğiyle bunları uygulamak zorundayız. 85 milyon insan büyük bir güçtür. Kafa gücüyle kalbi de güçlüyse ki biz ona inanıyoruz bu 85 milyon insanın yapamayacağı bir şey yoktur. Aynı yanlışlığı tekrar edip durmanın bir manası da yoktur. Farklı sonuçlar elde etmeyi aynı yanlışlarla beklemek mümkün değildir. Bu bir dahşetten başka bir şey değildir. Zira 2023 hedefleri ile 2023 gerçekleri arasındaki makas farkı çok açılmış gibi görünmektedir. Dün yapılanların acı sonuçları vardır. Bugün bu acı sonuçlarla biz yüzleşme durumundayız. Yarın daha acı sonuçlarla karşılaşmamak için de, bunun muhasebesini yapmak mecburiyetindeyiz. Hükümetin 12. Kalkınma Planı var. Bu hafta Meclis’te görüşülüyor. Bu adlandırmada yerini bulan sadece ve sadece 12. ifadesidir. Bu ülkede 12 tane 5 yıllık kalkınma planları yapılmış. İyi hoş da bu kalkınma planlarında hedeflenen hususlara gerçekten ulaşılabilmiş midir? Veya ulaşma gayreti içerisinde bulunan hükümetler olmuş mudur? Eğer hedeflenen hususlara ulaşma gayreti içerisinde olunsaydı son geçmiş 5 yıllık dönem içinde 25 bin dolar kişi başına gelir seviyesine ulaşmamız gerekmiyor muydu? Dolayısıyla da aslına bakılırsa ortada ne kalkınma var ne de plan. Bu anlayış içerisinde de bunun ciddiyetle samimiyetle uygulanması mümkün görünmemektedir. Fakat Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır.

Adalet ve Kalkınma İsimleri Tartışmalı Hale Gelmiştir

İktidardaki siyasi parti Adalet ve Kalkınma Partisidir. Ama maalesef bu ismin ikisi de tartışmalı hale gelmiştir. Adalet anlayışı da tartışmalı hale gelmiştir, kalkınma politikaları da tartışmalı hale gelmiştir. Bunun değişmesi gerekiyor. O zaman her şeyden önce maddi ve manevi kalkınmanın kendi içerisinde dengeli bir şeklide gerçekleştirildiği bir kalkınma hamlesine ihtiyacımız var. Bunu da inşallah işaretlerini görüyoruz, Saadet-Gelecek ittifakının oluşturduğu bu grup karşılayacaktır. Etkin ve verimli bir planlama anlayışı bu metinde yoktur. Tutturulamayan hedeflerin öz eleştirisi bu metnin ruhunda yoktur. Eğer olaya bakış tarzınızda geçmişin muhasebesini yapma konusunda gerçek anlamda ruhsal bir derinliği yakalayamadıysanız bunun sonuçlarını müspet hale getirme imkanınız olmaz. Yapılan yanlışlardan vazgeçileceğine dair emareler gösteremezsiniz ve sonuçta da önceki planların akıbetiyle karşılaşmış olursunuz. İsrafa, yolsuzluğa, rüşvete son verecek uygulamalar bu metinde yoktur. Sanki Türkiye’de şöyle bir kanaat yerleştirilmeye çalışılmıştır son 10 yıllık dönem içerisinde; yolsuzluk olmadan, israf olmadan rüşvete yol vermeden siyaset yapılamaz. Öyle bir anlayış yerleştirilmeye çalışılmıştır. Ve hiçbir zaman iktidara gelen siyasi partiler kamu malını, kamu erkini, kamu parasını kendilerine serbestçe tasarruf edecekleri ganimet malları şeklinde asla değerlendirmemelidirler. Kamu parası, kamu malı, kamu gücü, kamu otoritesi sadece milletin iktidara getirdiği siyasi parti kadrolarına verdiği bir emanettir. O emanetin bilincinde olmaları gerekir. Bir ülke kalkınacaksa, güçlenecekse, böyle bir emanet bilincine sahip olmakla ancak mümkün olacaktır. Dolayısıyla yeni bir üretim seferberliğine ihtiyaç vardır. Borç, faiz, borç sarmalından çıkışımızı sağlayacak olan politikalara ihtiyaç vardır. Bugün maalesef yakalandığımız sarmal böyle bir şeydir. İktidarın 4 yıllık planında buna yönelik herhangi bir işaret yoktur ama en önemlisi şu an gündemde olan; asgari ücretlilerin, işçi ve memurlarımızın, emeklilerimizin ‘İnsanca Yaşam’ standartlarına kavuşturulmasına yönelik işaretler de yoktur.

Genel Başkanımız Karamollaoğlu: "Bir Gün Bu Zulüm Bitecek ve Zulmü Kınamakla Yetinenlerden Hesap Sorulacak" Genel Başkanımız Karamollaoğlu: "Bir Gün Bu Zulüm Bitecek ve Zulmü Kınamakla Yetinenlerden Hesap Sorulacak"

Tarım ve Hayvancılığa Destek Yok

Tarıma ve hayvancılığa yeterli desteğin olduğunu da söylemek mümkün değildir. Çünkü ticaretin rantına alışmış olanlar, üretimi önceleyen politikaları öne almazlar. Depreme dayanıklı yaşanabilir şehirler için ayrılan bir kaynağın olduğundan da bahsetmek mümkün değildir. Bu iktidarın bunları önceleyecek bir yönetim anlayışından bahsetmek mümkün değildir. Bakmayın siz isimlerinde Adalet ve Kalkınma ifadelerinin yer alışına. Tüm vatandaşlarımız için adaleti esas alacak ne bir anlayışları ne de ülkemizi kalkındıracak zihniyete sahip oldukları görünmüyor. İşin ilginç tarafı da şudur; iktidara mensup arkadaşlarımız bunlardan bahsedildiği zaman adeta garip şeylerden bahsediliyor muş gibi yüzünüze donuk donuk bakarlar. O ruhu kaybettiğiniz zaman başka türlü bir sonuçla karşılamazsınız.

Milli Görüş Prensiplerini Benimsemiş Olsalardı ABD ve İsrail’in Feleği Şaşardı

Bu güne dek bu millete kürsülerden verdikleri sözlerin binde birini hayata geçirmiş olsalardı bugün çok farklı bir Türkiye ile karşılaşmış olurduk. Bugüne dek açıkladıkları onlarca planda yer alan hedefler bile bizim nazarımızda oldukça yetersizdir. Bari bunların sadece onda birini tutturmuş olsalardı, 21 yılda bir kere bile olsa bize kulak kesilselerdi, Milli Görüş prensiplerini benimsemiş olsalardı ABD ve İsrail’in feleği şaşırırdı. Eğer bu noktada yine en azından temel görüşlerimizi örnek almış olsalardı Cumhuriyetimizin 100. yılında her bir şehrimizde on binlerce insanımıza ekmek kapısı olacak fabrikaların açılışını yaparlardı. Fabrikaları kapatmak yerine açma politikasını tercih ederlerdi. Gençlerimizin barınma problemlerini çoktan çözerlerdi. KYK yurtlarında asansörlerin bakımını dahi doğru düzgün yapamayan bir iktidardan Gazze'ye tank göndermesini beklemek abesle iştigal olur. Gençlerimizin en temel taleplerini dahi karşılayamayan, onlara umut olamayan bir iktidarın Filistinlilere umut olmasını beklemek mümkün değildir. Çünkü gençlerimiz gerçekten umutlu olsalardı ülkelerini terk ederek geleceklerini başka ülkelerde arama yollarını düşünmezlerdi. Adaleti birinci planda tercih eden bir politikayı geliştirmek mecburiyetindesiniz. İsrafı, rüşveti ve yolsuzluğu ortadan kaldıracak bir politikayı geliştirmek mecburiyetindesiniz. Bu halkımıza yapacağınız en büyük hizmet olacaktır. Üretimi esas alan bir politikayı tercih etmeniz gerekmektedir. Hızlı ve yaygın kalkınma hamlelerine öncelik vermeniz gerekmektedir. Bu da beraberinde şahsiyetli bir politika ile gerçekleşebilecektir. İktidar partisine oy veren söyleyeceğimiz bir şey vardır. Aslında siz uzun bir müddet 20 yılı aşkın bir süre kredi verdiniz. Verdiğiniz bu kredi her seferinde yine iktidar tarafından hoyratça tüketildi. Aslında yerel seçimler geliyor. Böyle bir ikazda bulunmanız da sizin göreviniz. Milletimize de hitaben şunu söylemek istiyoruz; bize güç verin, bize destek olun. 21 yılda yapamadıklarını, biz 12 ayda yapmıştık. Dün yaptık, bugün yine yaparız. Bu kez tercihinizi bizden yana yaparsanız milletimizin geleceğini aydınlatmış olursunuz. Gazze’ye saldırıda bulunan İsrail’deki yöneticiye de sözümüz şu olacaktır; ülkemizde ve diğer İslam ülkelerinde iktidarda bulunanların acziyetine bakıp da milletimizin sizin haddinizi daha fazla aşmaya tahammül edeceğine asla ve asla güvenmeyin. İslam ülkelerinin iktidar sahiplerine de söyleyeceğimiz birkaç söz vardır. Şunu hiç unutmayın; tarih boyunca iş birlikçi politikalar uygulayan iktidarların sonu her zaman hüsran olmuştur. Siz bu iş birlikçi politikalara devam ederseniz önce kendi ülkenizi kaybetme riski ile karşı karşıya kalırsınız. Filistin halkına da; herkesin sustuğu bir zamanda herkesin korktuğu bir dönemde siz Mescid-i Aksa’ya göğüslerini siper eden insanlar oldunuz. Zulüm karşısında herkes sinse de, zalim karşısında herkes pussa da; bizler her daim sizin yanınızdayız!”

WhatsApp Image 2023-11-01 at 11.30.11WhatsApp Image 2023-11-01 at 11.30.11 (2)WhatsApp Image 2023-11-01 at 11.30.11 (1)WhatsApp Image 2023-11-01 at 11.30.12

Editör: Musa özyürek