Genel Başkan Vekilimiz Prof. Dr. Sabri Tekir, düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Saadet Partisi’nin ülkenin problemlerini, milletimizin sıkıntılarını gündeme getirmek ve bunların çözüm yollarını göstermek için gayret gösterdiğini ifade eden Genel Başkan Vekilimiz Tekir, “Milletin sesi olarak Saadet Partisi görevinin bilincindedir ve her zaman öyle kalacaktır” dedi.

Siyasi partilerin milletin derdine derman olmak için var olduğuna dikkati çeken Genel Başkan Vekilimiz Tekir, şunları söyledi:

“Seçim sonrası yaşanan ekonomik ve politik travma ortamında Milletin Meclisi tatilde olamaz dedik ve TBMM’ni toplantıya çağırdık. Sizin de takip ettiğiniz gibi, Muğla Akbelen’de cereyan eden ve vatandaşla devletin güvenlik kuvvetlerini karşı karşıya getiren olaylar müzakere edildi. Evet tekrar ediyoruz, milletimiz ekonomik ve siyasi sıkışmışlık içinde bir çıkış yolu ararken, milletin meclisi tatilde olamaz ve olmamalıdır. Siyasette konfor arayanlardan hiç olmadık! Siyaseti bugüne kadar para, makam ve şöhret için yapanlardan olmadık, olmaya da asla niyetimiz yok. Siyaseti inandığımız değerler çerçevesinde yapma gayreti içindeyiz. Şimdiye kadar milletin derdine derman olmak, ülkemizin problemlerine çözüm üretmek için siyaset yaptık. Bundan sonra da, böyle yapmaya devam edeceğiz. Burada karşınızda bulunmamızın nedeni bu. Milyonlarca vatandaşımız her gün derinleşen problemlerle karşı karşıya kalırken iktidar partisinin yaptığı gibi tatil amacıyla 1 Ekim tarihini bekleyecek değiliz! 7 bin 500 lira maaşla geçinmeye çalışan yüz binlerce emeklimize; ‘ne yapalım biraz daha bekleyin de Meclis açılsın, sonra bakarız’ deme lüksümüz yok. Kimsenin de yok. ‘Geçinemiyorum, ayın sonunu artık getiremiyorum’ diye haykıran çiftçimize, üreticimize, işçimize, memurumuza, esnafımıza ‘yıl sonu gelsin de yeni bir düzenleme yapılır’ demekten de denilmesinden de hayâ ederiz! Gün, bugündür! Her ne kadar Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Meclis aritmetiği muhalefet partilerinin ve TBMM’nin etkinliğini kısıtlamış olsa da; biz üzerimize düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirme gayreti içinde olacağız.

'İtibarda Tasarruf Olmaz' Anlayışının Faturasını Milletimiz Ödüyor

Yanlış yapmak başka, yanlışta ısrar etmek başkadır, yanlışı savunmak ise bambaşkadır. Bugün yaşadığımız problemlerin sebebi işte bu tutumdur. Elbette her iktidarın yanlışı olabilir, bazen yanlışta ısrar da edebilirler ancak yanlışı savunur hale gelen bir iktidara hiçbir söz kâr etmez! Ne kendi iflah eder, ne de millete huzur getirebilir. Zaman içinde yaptığımız uyarılarımızı önemsemedikleri için bugünkü problemleri yaşıyoruz. Endişemiz odur ki, bugün yaptığımız uyarıları yine dinlemeyecekleri için, yarın daha ağır problemlerle karşı karşıya kalabileceğiz maalesef ve bu siyasi tutumun ceremesini kendilerinden çok, insanımız çekiyor, sanki daha da çekecek gibi. Kaynaklarımızın üretime değil de israfa aktarılmasının faturası milletimize işsizlik olarak geri dönüyor. ‘İtibarda tasarruf olmaz’ anlayışının faturası da yine milletimizin sırtına ağır vergi yükü olarak geri dönüyor.

Anlayışı ve Zihniyeti Değiştirmekten Başka Çare Yoktur

Son 5 yıldır hiçbir öngörüsü tutmayan, sürekli olarak öngörülerini revize eden, etmek zorunda kalan iktidar, ekonomide ferahlama için şimdilerde 1,5 yıl sonrasını, yani 2025 yılı ortalarını işaret etmeye başladı. Başkanlık sistemi gelecek ve havalanıp ‘uçacaktık’ ancak her geçen gün irtifa kaybettik, kaybetmeye de devam ediyoruz. ‘2023’te şahlanışa geçecektik’; 2023 adeta ‘ekonomik bunalım’ yılı oldu! Geçen hafta da belirttiğimiz gibi milletimiz önünü göremediği bir ‘belirsizlik ortamı’na sürüklendi. 14 ve 28 Mayıs seçimlerinin ardından ‘enflasyon canavarı’ zapt edilemez hale geldi ve 2,5 ayda milletimizin boynunu büktü, belini doğrultamaz duruma getirdi. Şimdi yerel seçimler yaklaşıyor; buradan aziz milletimize bir uyarıda bulunmak istiyoruz; iktidarın seçim öncesi söyledikleri konusunda dikkatli olun. İkinci kez kanmamanızı salık veririz. Seçim sonrası yaşananlar ortada. Aslına bakılırsa, şimdi yaşadıklarımız Mart 2024’te yapılacak Mahalli seçimlerinin ardından yaşanacakların sadece kısa bir özeti gibi görünmektedir. Bugün, dünü nasıl arar hale gelmişsek, bu anlayış ve politikalar devam ettiği sürece yarın da bugünleri arar hale gelebiliriz. Sayın Erdoğan çok doğru söylemiştir: ‘Bu kötü gidişata son vermek için” anlayışı ve zihniyeti değiştirmekten başka çare yoktur!

İsimleri Değil Politikaları Sil Baştan Değiştirmek Şarttır

İsimleri değiştirmek değil politikaları sil baştan değiştirmek gerekir. Bu olmadığı takdirde, Ahmet gitmiş Mehmet gelmiş; hiçbir önemi yoktur ve defalarca görülmüştür ki bunun bir faydası olmuyor. Borç-faiz-borç sarmalından çıkaracak somut adımlar atılmadığı takdirde, dün IMF’den bugün de başkalarından borç dilenmeye devam edilecektir. Sadece borçlu olduğun yer değişir, borçluluk hali ise değişmez. Hem de nesiller boyu devam eder.  Adına dün başka bir şey dersin, bugün Kur Korumalı Mevduat dersin; milletin alın terini bir avuç insana faiz olarak aktarırsın. İsminin ne olduğunun önemi mi var? Çiftçimizin toprağa döktüğü alın terinin hakkını birkaç büyük şirkete aktarmaya devam ettiğin sürece; bankanın adı Ziraat olsa ne olur, olmasa ne olur? Asgari ücretli, zamlı maaşını daha eline almadan açlık sınırının altında kalıyorsa; asgari ücret 8500 lira olsa ne olur, 11 bin 400 lira olsa ne olur?

Sözde Çözümler Kiracılar ile Ev Sahiplerini Birbirine Düşman Ediyor

Kira fiyatlarına kalıcı çözüm bulmadığın takdirde, sözde % 25 sınırı getirerek sadece kiracılar ile ev sahiplerini birbirine düşman etmiş olursun. O kadar. Çiftçiyi, besiciyi, üreticiyi desteklemediğin sürece; yaz günü meyve-sebze fiyatları 30-40 liranın altına düşmez!  Türkiye gibi bir ülkede, ‘Yaz geldi ama daha bir karpuz alıp da yiyemedik’ diyen binlerce vatandaşımızı, bir dilim karpuza imrenir hale getirmiş olursun. Bu cümlenin ne kadar ağır olduğunun farkındayım. Evet, bu cümlenin ağırlığı bir iktidarı sarsmaya, kendine getirmeye yeter de artar bile; ama hisler mefluç hale gelmişse yapılacak fazla bir şey yoktur. Bir annenin ‘çocuğumu parka götürüyorum, dondurma istiyor alamadan geri dönüyorum’ cümlesi, iktidarda bulunanların uykusunu kaçırtacak ağırlıkta bir cümledir; ama nedense daha fazla, daha derin uyumayı tercih ediyorlar. ‘Kaç senedir tatile gidemiyoruz’ diyen on binlerce ailenin olduğu bir ülkede ‘Meclis de tatil yapmasın, problemlerimize çözüm üretsin’ beklentisi karşısında iktidar blokunun milletvekilleri ne hissediyorlar, ne düşünüyorlar doğrusu merak ediyoruz.

TBMM, Her Zamankinden Daha Çok Çalışmalıdır

TBMM, muhalefetin tüm çabalarına rağmen tekrar tatile çıkarılmıştır. Tatil kelimesinin kökeni atalettir. Tatil, bir anlamıyla da atıl olmaktır, başıboş bırakmaktır, salıvermektir.  Bu hükümet de maalesef büyük bir atalet içindedir. Bütün işleri başıboş bırakmış, salıvermiş gibi bir görüntü vermektedir. Türkiye, böylesine büyük ve derin bir ekonomik kriz ile boğuşurken, aziz milletimiz enflasyon ve hayat pahalılığı altında inim inim inlerken, Parlamentoyu tatile çıkarmak millete karşı haksızlıktır. Eğer iktidar ve ortakları, Meclis’i tatile sokma konusunda ortaya koydukları azim ve performansı, stratejik davranışı memleket sorunlarını çözme konusunda gösterseydi, ülkemiz şimdi bu halde olmazdı! Bir kez daha söylüyorum; bugünler Meclis için tatil zamanı değildir, aksine her zamankinden daha fazla çalışma zamanıdır.

Meclis’te Kaçsanız Pazarda Yakalayacağız

Meclis, millet iradesinin tecelligâhıdır. Bu zorlu dönemlerde Meclis’i tatile sokmak kabul edilebilir bir şey değildir. TBMM tatili bırakıp bir an evvel toplanmalı ve Birinci Meclis ruhuyla çalışmalıdır. Milletimizin gözü üzerinizdedir. Bunca sıkıntıdan gözü açılan milletimizin gözünden kaçamayacaksınız! Milletimiz, kendisini mahkum ettiğiniz yoksulluğun hesabını gün gelecek soracaktır. Biraz önce temas etmeye çalışmıştım; bir dönem IMF’nin acı reçeteleri meşhurdu. Şimdi ise AKP’nin acı reçeteleri. IMF ve AKP reçeteleri aynı anlama gelecek şekilde nitelik bakımından özdeşleşti. Bakmayın siz, ‘IMF’ye olan borcu bitirdik, hatta biz IMF’ye borç veriyoruz’ edebiyatı yaptıklarına… Hepsi boş! Hepsi masal! İnanın bu iktidarın reçeteleri, IMF’in reçetelerinden de beter. IMF’den eksiklikleri yok, fazlaları var! Şundan emin olabilirsiniz: IMF gelse, bu kadarını bizden isteyemezdi! İstemesine isterdi de bu kadarı aklına gelmezdi. Mesela, Türk Telekom’un bir çırpıda internet kullanım ücretlerini % 300’e yakın bir oranda artırmazdı. Böyle bir talepte de bulunmazdı. Bu yükseklikte bir zam gerçekten şeytanın bile aklına gelmezdi. Telekom’un genç kesimin kültürel iletişimlerine bu ağır mali baskıyı yapmasını asla anlamak mümkün değildir. Yarınımızın teminatı olan gençlerimiz adına diyoruz ki, ‘İktidar en kısa zamanda bu kararından vaz geçmelidir.’

Grup Başkanvekilimiz Bülent Kaya: "Artık Milletimizin Fatura Ödemeye Takati Kalmadı!" Grup Başkanvekilimiz Bülent Kaya: "Artık Milletimizin Fatura Ödemeye Takati Kalmadı!"

IMF, AK Parti İktidarına Şapka Çıkarmaktadır

Hep birlikte hatırlayalım; ne vardı IMF reçetelerinde? ‘Üç şeyi artıracaksın’; vergileri arttıracaksın, zamları arttıracaksın ve faizi arttıracaksın! Peki seçimden bu yana iktidar ne yapıyor? Durmadan vergileri arttırıyor, zamlar zaten yağmur gibi yağıyor; iğneden ipliğe fiyatı artmayan hiçbir şey kalmadı. Faize gelince; ‘nass var nass!’ diyen arkadaşlar, şimdi yeniden ‘faiz, dünya gerçeğidir’ anlayışına sarıldılar. Tek seferde, Cumhuriyet tarihinin en yüksek faiz artış oranını gerçekleştirdiler. Yine IMF reçetelerinde, ‘üç şeyi de azaltacaksın’ diye yazar ve borçlu ülkeleri rejime sokar. Çalışanın ücretini azaltacaksın, çiftçinin ürününe düşük taban fiyatı uygulayacaksın böylece ucuza kapatacaksın, yani çiftçinin - üreticinin gelirini azaltacaksın ve halkın alım gücünü düşüreceksin. 15 milyondan fazla emekli bugün açlık sınırının altında; 7.500 lira maaşla geçinmek zorunda bırakılan milyonlarca emekli var. Bu açlık da değil artık ‘hiçlik sınırı!’ ve ilginçtir, bu iktidar emekliye yapılacak artışı yük olarak görüyor. Ancak, iktidar şunu bilmelidir ki bu ülkenin sırtındaki asıl yük; yanlış politikalarla ülkeyi bir uçurumun kenarına getirmiş ve kendi iş bilmezliğinin faturasını garip gurabaya ödetmek isteyen iktidarın bizzat kendisidir. IMF bunlara şapka çıkarmaktadır! Marifet, ne IMF ne de uluslararası tefecilere muhtaç olmadan, ‘Milli Görüş’ bakış açısıyla fiziki ve beşeri sermaye kaynaklarını çok iyi kullanarak ülkeyi maddi ve manevi yönden kalkındırmaktır.

Gelin Artık Algıları Değil Gerçekleri Konuşalım

Gelin, algıları değil bunları konuşalım; gerçekleri masaya yatırıp, uçurumun kenarına gelmiş ülkemizi birlikte bu çıkmazdan kurtaralım. Milletin derdine derman olacak kanunları, düzenlemeleri hep birlikte hızlı bir şekilde çıkaralım. Gelin, sırf Mart 2024’te birkaç tane daha belediye başkanlığı kazanabilmek için, her geçen gün daha da büyüyen bu ekonomik yangının üstüne benzinle gitmeyelim! Bilelim ki, Türkiye, artık kesin ve keskin bir yol ayrımındadır; ya ekonomideki problemler görmezden gelinmeye devam edilecek, ya da bu süreçten ders alınarak köklü yapısal reformlar gerçekleştirilecek. Ya israf ve tüketim ekonomisi devam edecek, ya da üretim ve istihdam ekonomisine bir an evvel geçilecek. Ya yanlış yatırım anlayışıyla kalan son kaynaklarımız da çarçur edilecek, ya da hızlı ve yaygın kalkınma hamleleriyle ülkemiz bir bütün olarak ayağa kaldırılacak. Bu işin ortası yoktur, bu işin lamı cimi de artık kalmamıştır!

Fındığın Fiyatını ‘Çikolata Lobileri’ Değil Fındık Üreticisi Türkiye Belirlemelidir

Fındığa verilen son fiyatı duydunuz. Fındığın ve sizlerin alın terinin hakkının karşılığı bu mudur? Dünyanın çikolata üreticileri fındığa muhtaç; biz fındığın % 70’ine yakınını üreten bir ülkeyiz. Bu konuda dünya lideriyiz.  Ama fındığa kendi biçtiğimiz fiyat sadece 3 dolar! ‘Giresunlu Nurten teyze değil, İtalyan Nutella kazansın’ demekten başka bir şey değildir bu! ‘Fatsa değil, Ferrero kâr etsin’ demektir bu! Fındığın fiyatını çikolata fabrikaları, sizin her zaman kullandığınız kavramla söyleyelim, ‘çikolata lobileri’ değil fındık üreticisi, yani Türkiye tespit etmelidir. Fiskobirlik’i devreden çıkaran, üreticiyi mağdur eden, ihracat gelirlerimizi sınırlayan bu anlayıştan iktidar bir an önce vazgeçmelidir; üreticinin alın terini, emeğini ve ülkemizin çıkarlarını gözeten bir politika takip etmelidir.

Avrupa Her Zaman İki Yüzlü Bir Tutum Sergilemektedir

Ne yazık ki son haftalarda birçok farklı Avrupa ülkesinde hayat rehberimiz, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’e yönelik alçakça saldırılar gerçekleştirilmektedir. Bu, artık bir iki ülkenin değil Avrupa’nın geneline yayılmış hasta bir ruh halinin dışa vurumudur. İfade özgürlüğünden, inançlara ve yaşam tarzlarına saygıdan dem vuran Avrupa, her zaman olduğu gibi yine iki yüzlü bir tutum içindedir. Burada bırakın İncil’i, herhangi bir Avrupalının kitabı yakılsa rapor üstüne rapor yazacak kurumlar, demeç üstüne demeç verecek yöneticiler milyonlarca Müslüman’ın kutsalına karşı bu alçak eylemler karşısında adeta kör, sağır ve dilsiz kesilmiştir! Daha da vahimi, polis korumasında adeta alkış tutmaktadırlar. Batı işte bu! Avrupa’nın özgürlük anlayışı böylesine akışkan bir kavram! Peki başta Türkiye olmak üzere, İslam aleminin yöneticileri ne yapıyor dersiniz; ne yazık ki işte bu nokta çok daha vahimdir. Uluslararası kamuoyunu neden harekete geçirmiyorsunuz? Neden İslam ülkeleri topyekun bir duruş ortaya koymuyorlar veya Türkiye olarak siz niçin öncülük etmiyorsunuz? İktidar makamında olmanın sorumluluklarını yerine getirmeniz gerekmiyor mu? İslam ülkeleri şunu bilmelidir; bir araya gelip, ortak değerlerimize karşı yapılan bu alçaklığa karşı birlikte hareket etmezseniz bu densizliklere her gün bir başkası eklenecektir! Bu hasta ruhlar ve ona seyirci kalan batılı ülkeler, öyle üç beş cümlelik kınamalardan anlamazlar! Şunu çok iyi biliniz; İslam dünyasını derleyip toparlayacak tek şey Kur’ân-ı Kerim’dir.”

WhatsApp Image 2023-08-09 at 12.50.38WhatsApp Image 2023-08-09 at 12.50.38 (1)WhatsApp Image 2023-08-09 at 12.50.38 (2)WhatsApp Image 2023-08-09 at 12.50.38 (3)WhatsApp Image 2023-08-09 at 12.50.39

Editör: Saadet Gündem