TBMM Genel Kurulu’nda konuşan İstanbul Milletvekilimiz ve Grup Başkanvekilimiz Bülent Kaya, “Dünya Genelinde Yolsuzlukta 101. Sırada Olan Bir İktidara Bütçeyi Teslim Ediyoruz” dedi.

Konuşmasına geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Konya Milletvekilimiz Hasan Bitmez ve Kuzey Irak’ta şehit olan 12 vatan evladına rahmet dileyerek başlayan Kaya, tüm terör örgütlerini ve terör eylemlerini lanetlediğimizi, terörün, çatışmanın ve şiddetin karşısında olduğumuzu, terörün sona erdirilmesi için muhalefette olalım ya da iktidarda olalım bulunduğumuz konumun gereğini yapmaktan, gereğini söylemekten geri durmayacağımızı bu kürsüden bir kez daha ilan ediyoruz” diye konuştu.

“Acımız büyük, hem de çok büyük ama üzülerek ifade etmem gerekir ki bu ilk değildi, korkarım ki son da olmayacak ama inşallah son olur.” diyen Kaya şöyle devam etti:

“Biliyorum ki bu 12 şehidimizin uğradığı saldırı birkaç gün sonra unutulacak, tıpkı daha önceki saldırıların birkaç gün sonra unutulduğu gibi. Unutmamak, unutturmamak ve yenilerinin bir daha yaşanmaması için samimiyetle konuşmamız, müzakere etmemiz, dertlenmemiz ve selim bir akılla düşünmemiz gerekir.

Vatanseverliğin Tapusu Kimsenin Elinde Değildir

Bu meseleyi ideolojilerimize, makamlarımıza, pozisyonlarımıza, stratejilerimize kurban etmeden düşünmeli, konuşmalı ve sorunu ortadan kaldırmak için hep birlikte çalışmalıyız.  Bunu yapmaya başlayacaksak belki şuradan başlayabiliriz: vatanseverliğin tapusu kimsenin tekelinde değildir. Kendisini vatansever olarak görenler, kendisi dışındaki kişileri hainlikle yaftalamayı bir tarafa bırakmalıdır. Maalesef, bu dar bakış, samimiyetsiz linç kültürü, kamplaştırıcı ve kutuplaştırıcı dili terk etmez, bu dilin prim yapmasını engellemezsek; düşünen, akleden, dertlenen, aklı başında birçok kişi ülke meselelerine kafa yoramayacak, özgürce sorgulayamayacak, çözüm önerilerini paylaşma imkânı bulamayacaktır. Meseleye samimi bir şekilde çözüm arayan bir iktidarın başlayacağı yer düşünen, akleden, dertlenen, aklı başında birçok kişinin çekinmeden, endişe etmeden, ülke meselelerine kafayı yoracağı, özgürce sorgulayacağı, çözüm önerilerini paylaşma imkânı bulacağı bir zemini inşa etmesidir. Meseleye samimi bir şekilde yaklaşan bir muhalefetin de yapacağı şey düşünen, akleden, dertlenen, aklı başında birçok kişinin çekinmeden, endişe etmeden, ülke meselelerine kafayı yoracağı, özgürce sorgulayacağı, çözüm önerilerini paylaşma imkânı bulacağı zemini inşa etmeye kararlı iktidar partileri, sivil toplum, aydınlar ve yazarlar ve bu samimi zemini oluşturmaya gayret eden bir iktidar olursa bu zeminin inşasına partiler üstü millî ve vatani bir duyguyla katkıda bulunmaktır.

İlk düğmeyi iliklemek iktidara düştüğü için burada hazır bulunan Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Cevdet Yılmaz ve hazır bulunan çalışma arkadaşları vasıtasıyla Sayın Cumhurbaşkanımıza ve iktidara seslenmek istiyorum: Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, sizler de Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetlerinde uzun süre Bakan olarak görev aldınız, iktidar partisinde milletvekilliği yaptınız, parti görevlerinde bulundunuz. 2002 yılında işbaşına geldiğinizde terör eylemleri neredeyse bitme noktasına gelmişti, örgütün Türkiye içindeki silahlı mensupları neredeyse kalmamıştı. Şehitleri sayı ve istatistik üzerinden ifade etmek onların aziz hatırasına haksızlık olsa da meramımı anlatmak için göreve geldiğiniz 2002 öncesi 2001'de 22 güvenlik görevlimizi, 2002 yılında 11 güvenlik görevlimizi şehit verdiğimizi hatırlatarak sözlerime başlıyorum. 2003 yılından itibaren maalesef verdiğimiz şehit sayısı artarak 2016 yılı, 651 şehit, 3.499 gaziyle AK PARTİ iktidarları dönemindeki en fazla şehit ve yaralı verdiğimiz yıl olarak kayıtlara geçti.

Şehit Cenazelerinde AK Partili İsimler de Protesto Edildi

Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, sizler de çok iyi hatırlayacaksınız ki ve belki de birçok kısmına bizzat şahitlik etmişsinizdir ki şehit cenazelerinde iktidar partisi olarak partinize mensup milletvekilleri, bakanlar, başbakan yardımcıları ve cumhurbaşkanları yer yer protesto edilmiş, yer yer de yuhalanmıştı. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse 19 Mayıs 2006 tarihinde bir terör eylemiyle hayatını kaybeden Danıştay üyesi hâkimimizin cenazesinde bakanlara karşı öfke kusulmuş “katil hükûmet” sloganları arasında bakanlara pet şişeler fırlatılmıştı. Durumun gerginleşmesi üzerine de dönemin Bakanları Sayın Abdullatif Şener, Abdülkadir Aksu, Vecdi Gönül ve Osman Pepe polis kordonu arasında arka kapıdan kaçırılmıştı. Yine, 11 Haziran 2007 tarihinde terörist saldırıyla hayatını kaybeden bir şehidimizin memleketi Manisa’daki cenaze törenine dönemin Meclis Başkanı Sayın Bülent Arınç da katılmıştı. Uzun süre yuhalanan ve kalabalık arasından “Manisa seninle rezil oluyor!” “Hainler dışarı!” “Meclis Başkanı, devlet düşmanı Arınç dışarı!” sloganları arasında cenaze töreninden ayrılmak zorunda kalmıştı. 7 Ekim 2008 tarihinde terörist saldırıyla hayatını kaybeden bir şehidimiz memleketi Afyon’da defnedilirken yine cenaze törenine katılan dönemin Bakanı Sayın Veysel Eroğlu yine yuhalanmış ve protesto edilmişti. 10 Mayıs 2011 tarihinde terörist saldırıyla hayatını kaybeden bir şehidimiz memleketi Çorum’da defnedilirken cenaze törenine katılan İçişleri Bakanı Osman Güneş de yuhalanmış ve cenazede protesto edilmişti. 1 Ekim 2012 tarihinde terörist saldırıyla hayatını kaybeden bir şehidimiz memleketi Mersin’de defnedilirken cenaze törenine AK PARTİ Mersin Milletvekilleri Ahmet Tevfik Uzun ve Nebi Bozkurt katılmış, bunlar da yuhalanarak “Defolun buradan!” “Ne işiniz var burada!” “Ne yüzle buraya geliyorsunuz!” şeklindeki sözlerle protesto edilmişlerdi. 21 Ağustos 2012 tarihinde de terörist saldırıyla hayatını kaybeden şehidimiz Gaziantep'te defnedilirken dönemin Başbakan Yardımcısı Sayın Beşir Atalay yine o cenaze töreninde protesto edilmişti. 10 Eylül 2015 tarihinde terörist saldırıda hayatını kaybeden bir şehidimiz memleketi Çorum’da defnedilirken dönemin bakanlarından Nabi Avcı buraya katılmış ve cenazede protesto edilmişti. 14 Eylül 2015 tarihinde terörist saldırıda hayatını kaybeden şehidimiz Trabzon’da defnedilirken Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan ve AK PARTİ Milletvekili Sayın Süleyman Soylu cenazeye katılmış ve cenazeye katılanlar tarafından protesto edilmişti. 20 Ağustos 2015 tarihinde terörist saldırıyla hayatını kaybeden bir şehidimiz de Bursa'da defnedilirken cenaze törenine katılan Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu yuhalanarak protesto edilmişti. 8 Nisan 2016 tarihinde de terörist saldırıyla hayatını kaybeden şehidimiz Ankara'da defnedilirken oraya katılan İçişleri Bakanı Efkan Ala ve Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı Melih Gökçek yuhalanmış ve protesto edilmişti. Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, iktidarınıza mensup milletvekili ve bakanların şehit cenazelerinde maruz kaldığı bu ve benzeri yaşanmış onlarca örneği daha sayabilirim ancak siz zaten bunların birçoğunu yaşadınız, gördünüz ve bunlara da çok üzüldünüz. Bunları niçin dile getiriyorum? Bu protestoların çok azı şehit ailesi ve yakınlarının acıları sebebiyle gösterdiği tepkilerdir; birçoğu ise ideolojik, siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın ortaya çıkardığı protestolardır.

Şehit Cenazelerinin Siyasi İstismara Maruz Kalması Yanlış

Elbette şehit ailesi ve şehit yakınlarının cenaze töreninde acıları sebebiyle ister iktidara mensup olsun ister muhalefete mensup olsun, siyasilere ya da kamu yöneticilerine gösterdikleri tepki haklı ya da haksız olsun acı sebebiyle dile getirilmiş bir tepkidir ve muhatabı tarafından baş tacı edilmelidir, hoş görülmelidir ve normal karşılanmalıdır. Ancak şehit cenazelerinde ideolojik, siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın ortaya çıkardığı veya çıkarmak istediği protestolar ise öncelikle şehidin hatırasına bir saygısızlıktır, şehit cenazesi üzerinden siyasi istismardır ve asla kabul edilemeyecek bir davranıştır. Yararlanan, faydalanan kim olursa olsun bu siyasi istismar hepimiz tarafından reddedilmelidir. Şehit cenazelerinin siyasi istismara konu edilmesi de yanlış ve gayriahlakidir. Aksi durum iktidar olarak şehit cenazelerinin sizin döneminizde de siyasi istismara konu edilmesi yanlış ve gayriahlaki olduğu gibi, muhalefete mensup kişilerin de katıldığı şehit cenazelerinde siyasi istismara maruz kalması yanlış ve gayriahlakidir. Şayet size yapılanlara karşı çıktığınız gibi, bugün muhalefete yapılanlara da karşı çıkmazsanız, aksi durum, iktidar olarak yıllarca bu protestoları hak ettiğiniz manasına gelir. Onun için, bunlara karşı çıkması gereken öncelikle benzeri protestolara defalarca şahit olmuş iktidar mensupları, Sayın Cumhurbaşkanı ve bakanlarımızdır.

Toplumsal Zemini Birlikte İnşa Etme Zorunluluğumuz Var

 İlk iş ve ilk düğme, yukarıda ifade ettiğim bu görev iktidarı ve muhalefetiyle, yazarı çizeri, aydını, entelektüeliyle herkesindir; hepimiz acıya ortak olmalı, istismara karşı durmalıyız. Şehit cenazeleri acılarımızı ayrıştırdığımız değil acılarımızı birleştirdiğimiz cenaze merasimleri olmalıdır. Yapmamız gereken ilk şey böyle bir zemini hep beraber inşa etmektir. Birliğimizi, beraberliğimizi sağlayacak, acıda birleşecek bir siyasal zemini, bir sosyolojik zemini, bir toplumsal zemini hep beraber inşa etme sorumluluğumuz var. İkinci işimiz ve ikinci düğmemiz -eğer doğru iliklemeye devam edeceksek- terörle mücadeledeki kırk yıllık tecrübeyi, birikimi, yaşanmışlıkları ki bu kırk yılın yarıdan çoğu yani yirmi iki yılı günahıyla sevabıyla AK PARTİ iktidarınındır bunları masaya yatırarak artık ifrat ve tefrite, uçtan uca savrulmuşluklara son vererek mutedil, büyük devletlerin sahip olması gereken aklın devrede olduğu, milletin vicdan ve hassasiyetlerini dikkate alan bir yol haritasını hep beraber konuşmak zorunda olduğumuzun farkına varılmasıdır. Yani bu meseleyi bir iktidar projesi değil, muhalefetiyle iktidarıyla partilerüstü yaklaşacağımız bir millî birlik ve beraberlik meselesi olarak görmek zorundayız. Şayet böyle göremezsek maalesef acılarımız devam edecek ve biz acılarımız üzerinden ayrışmaya da devam etmiş olacağız.

Üçüncü Düğme Türk Silahlı Kuvvetleridir

Eğer doğru iliklemeye devam edeceksek üçüncü işimiz ve üçüncü düğmemiz Silahlı Kuvvetlerimize olan yaklaşımımızdır. Devletleri devlet yapan en önemli unsur, hukukun kendisine verdiği yetkiyle hukuka uygun olarak güç kullanma yetkisine sahip olan silahlı gücün varlığıdır. Bu bağlamda da 85 milyon vatandaşımızı ve bu toprakları hukuka uygun olarak koruma görevi verdiğimiz Silahlı Kuvvetlerimizin hepimizin göz bebeği olması gerekir ve öyledir. Ordusu güçlü olmayan devletlerin, güçlü devletleri olmayan halkların ve milletlerin ne durumlara düştüğünü hepimiz Orta Doğu'da görüyoruz. Dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerimizi eleştirirken özenli davranma yükümlülüğümüz vardır. Bununla birlikte, yeri geldiğinde yanlışları varsa, yanlış kişileri barındırmışsa sorgulayabilmeli, eleştirebilmeliyiz. Bu, Silahlı Kuvvetlerimizin vazifesini hukuka uygun olarak daha iyi bir şekilde yerine getirmesi ve itibarını korumamız için de şarttır. Kısaca, toprakları koruma görevi verdiğimiz bu Silahlı Kuvvetlerimiz hepimizin göz bebeği olmalıdır. İlgili kurumlar tarafından denetlenen, sorgulanan, yeri geldiğinde özenli bir dille eleştirilen ve yanlışlarına her hâlükârda sahip çıkılmayan, içindeki çürükleri ve hukuk dışına çıkan kişileri ayıklayan bir Silahlı Kuvvetlerin varlığı bahsettiğimiz terörle mücadelenin olmazsa olmaz üçüncü düğmesidir. Dördüncü işimiz ve dördüncü düğme de asker-siyaset ilişkilerinin doğru kodlarını ortaya koyma mecburiyetidir. Siyasetin karar verici, askerin de bu kararın uygulayıcısı olduğu, siyasi hedefleri koyma hakkına sahip olan bir siyasi iktidarın yanında, bu siyasi hedefleri gerçekleştirme noktasında askerî gerekliliklerini yerine getirirken, bir silahlı kuvvetler gibi davranması gereken Silahlı Kuvvetlerin varlığı da dördüncü düğmedir. Önceki dönemlerde zaman zaman kendisini hükûmetlerinin üstünde gören bir Silahlı Kuvvetlerin varlığı açıktı ve yanlıştı. Şimdi ise zaman zaman siyaset ile askerin işini iç içe geçiren ve asker-siyaset ilişkilerinin doğru kodlanmasına aykırı işleri de düzelterek meseleye yaklaşmamız lazım. Günlük politik hedeflere alet edilmiş bir askerî harekât veya eylem ya da askerî hareketlilik bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür ve partizanlığın hiç girmemesi gereken en önemli kurumumuz Silahlı Kuvvetlerdir.

Sınır Ötesi Harekata İlişkin Tezkereler “İhanet” Olarak Değerlendirilmemeli

Dolayısıyla olağanüstü hâl ilanı ya da bir sınır ötesi harekât tezkeresi söz konusu olduğu zaman, bu ihtiyacın siyasi hedefi bilinmeli ki ve iktidar tarafından ortaya konulmalı ki öncelikle onu icra edecek başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere kurumlar ne yapması gerektiğini bilsin. Muhalefet de bu siyasi hedef için yapılan iş ve icraatların doğru olup olmadığını, sonuç alıp almadığını, eksikliklerini eleştirebilsin sorgulayabilsin ama OHAL ve sınır ötesi harekâta ilişkin tezkereleri “dokunulmaz bir alan”, “vatanseverlik” ya da “ihanet” gibi siyah beyaz bir çizgide değerlendirirsek işte o zaman düğmelerden birini yanlış iliklemeye başlamış oluruz. Madem siyasi hedefleri iktidar olarak siz belirliyorsunuz ve içeride de dışarıda da terörle mücadelenin siyasi hedeflerini siz koyuyorsunuz. O hâlde eleştirilere, hem de en ağır eleştirilere açık olmanız lazım çünkü günün sonunda yanlış kararlarınızın, yanlış işlerinizin sonucu sivil ve askerî kayıplar devletimiz açısından beka meselesi hâline geliyor. Bu devlet ve bu topraklar kimsenin çiftliği değil, kimsenin layüsel icraat yapacağı topraklar değil. Askerî kayıp varsa bunun hesabını vermesi gereken iktidardır, bunun hesabını soracak olan da muhalefettir. Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, siz ise iktidarınız için söylüyorum- hem karar verici hem de sonuçları üzerinden muhalefeti suçlayıcı bir dille hesap vermekten kaçınan bir duruma gelmek istiyorsunuz. Bugün yıllardan beri sınır ötesi harekât ve yirmi iki yıllık bir terörle mücadele süreciniz var ve siyasi hedefleri için seferber ettiğiniz Silahlı Kuvvetlerimizin kayıplarının hesabını elbette siz vereceksiniz, muhalefet olarak biz vermeyeceğiz. Şehitlerimiz, kayıplarımız sizin elbette kastınız sebebiyle değildir ama yer yer ihmalleriniz, yer yer siyasi hatalarınız varsa bırakın bunları biz sorgulayalım ve sorumluluğunuzun bulunduğu, eksikliğinizin ortaya çıktığı yerde de bu sorumluğu yerine siz getirin, ya ilgili bakanınız ya da Hükûmetiniz istifa seçeneği dâhil bütün siyasi sonuçlarına katlansın. İstifa da demokrasilerde erdemli bir davranıştır. Terörle mücadelede ve bu ülkede artık silaha ve çatışmaya son verilmesini arzu ediyorsak, beşinci işimiz ve beşinci düğmemiz de: Önceki dönem için adına “hizmet hareketi” dediğiniz yapıyla Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde karar verici değil, maalesef, figüran olarak meydana getirdiğiniz tahribatlarla ve yine, 15 Temmuz hain askerî darbe kalkışması sonrası yaptığınız düzenlemelerle yapısını bozduğunuz Silahlı Kuvvetlerin, günlük politik kaygılardan uzak bir şekilde, kurumsal yapısını, lağvettiğiniz kurumlarını yeniden ele alarak sistematiğini inşa etmemiz gerekiyor. Bunun da yolu politik ihtiyaçlardan değil bilimsel verilerle ve dünya örneklerinden de istifade edilerek oluşturulacak bir kurumsal ihtiyaçtan geçiyor.

Oy Kaygısıyla Terörle Mücadele Yapılmaz

6’ncı işimiz ve 6’ncı düğmemiz Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım: Terörle mücadele bir devlet politikası olmalıdır. Oy kaygısıyla seçim dönemlerinde uçtan uca savrulan politik tercihlerle terörle mücadele yapılamaz. Hele hele “terör” ve “terörist” gibi kavram ve ifadeleri bu ülkenin yarısı için kullanmaya yakın bir dil asla terörle mücadeleye katkı sağlamaz. Siyasetin, düşünce ve ifade özgürlüğünün, hukuk devletinin önünü olabildiğince açmalıyız; silaha, şiddete ya da silah ve şiddeti teşvik etmeye ise asla müsamaha göstermemeliyiz. Terörle organik bağı olmayan, silah ve şiddeti yol olarak benimsemeyen ve bunu da teşvik etmeyen vatandaşlarımızın ya da yapıların suçlanması devlet ve millet dayanışmasına zarar verdiği gibi; aksine, teröre alan açar. Bugün artık daha önce niyet ve teoride olan bölgesel planların ülkemiz açısından icra safhasına geçtiği bir süreci yaşıyoruz. Küresel güçlerle değil bölgede yaşayan halklarla meselemizi konuşmalı ve çözüm bulmalıyız. Hepimiz dilimize dikkat etmeliyiz. Ayrıştıran, suçlayan, bölen, uzaklaştıran, nefret eden bir dil sadece teröre yarar.

Erbakan Hocamızın AK Partiyi Övdüğü Tek Bir Cümle Yok

Sayın AK PARTİ Grup Başkan Vekili hatibimiz kürsüde rahmetli Erbakan Hocanın siyonizmle, Büyük Orta Doğu Projesi’yle mücadelesinden ve o konudaki sözlerinden iştiyakla bahsetti; doğrusu, ben de sevindim ki kendisinin yaklaşımının da öyle olduğunu zaten biliyorum ama burada suçlamak için söylemiyorum, yirmi iki yılın sonunda bir muhasebe yapasınız diye söylüyorum. Rahmetli Erbakan Hoca, siz parti kurduğunuz 2001 yılından vefat ettiği tarihe kadar bu siyonist projeye, bu Büyük Orta Doğu Projesi’ne bilmeden, farkında olmadan nasıl alet olduğunuzu hemen hemen her konuşmasında anlattı; Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarını övdüğü tek bir sözünü bulamazsınız Sayın Erbakan’ın. O hâlde, gelin, Sayın Erbakan’ın sözlerinin yarısını değil, tamamını okuyalım. Belki bundan sonra, daha önce niyet ve teoride olan ama bugün apaçık bir tehlike hâline gelen bu bölgesel sorunlarla hep beraber daha iyi mücadele edebiliriz. Rahmetli Erbakan Hoca bizim hocamız ve liderimizdi. Rahmetli Erbakan Hoca’yı hoca olarak görmek isteyen, lider olarak görmek isteyen hiç kimseye itirazımız yok ama Erbakan Hocanın nefesi tükenene kadar ve hayata gözünü yumduğu ana kadar söyledikleri ortadadır. Sayın Erbakan’ı sadece nostalji olarak anan değil, Sayın Erbakan’ı seven değil, onun yolundan yürüyen insanlar olalım. Sayın Erbakan’ı “Ah, geçmişte ne kadar güzel günlerimiz vardı.” diye nostalji yapacağımız bir lider olarak değil… Onun uyarılarını ve bu ülke için kaygılarını, endişelerini dikkate alan politikaları hep beraber gündeme getirelim.

Saadet Partisi'nden "Gemilerde İhanet" Videosu Saadet Partisi'nden "Gemilerde İhanet" Videosu

Lüks Mercedes’lerle Meclise Gelip Gidenler Var

Bütçe görüşmelerinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bütçe süresi boyunca gerek Plan ve Bütçe Komisyonunda gerekse Genel Kurulda bütçe üzerine birçok konuşma gerçekleştirildi. Bütçe kapanış konuşmasında da bir iki hususun üzerinde durmak istiyorum: İlk husus, tasarruf genelgesi. “Tasarruf yapalım.” diyorsunuz. Değişik partilere mensup milletvekili arkadaşlarımızla bir sohbet esnasında bir şikâyet dile getirildi, ben de buradan Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımıza o şikâyeti iletmek istiyorum. Bir önceki dönem Kabinede olan, şu anda da birçoğu Komisyon Başkanı olan milletvekillerimize, diğer Komisyon Başkanlarına tahsis edilen araçlardan çok daha üst modellerde, lüks araçlar tahsis edildi. Lüks Mercedeslerle Meclise gelip gittiklerine dair duyumlar var. Böyle bir şey yoksa bu duyumları ortadan kaldıralım. Bilmediğimiz bir kanuni mevzuat çerçevesinde onlara bu araçlar tahsis ediliyorsa cahilliğimizi mazur görün, aydınlatırsanız sevinirim Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım.

Deveyi Havuduyla Götürenlerin Olduğu Bir Siyasi Düzende Yaşıyoruz

Bir diğer önemli husus yolsuzluk. Değerli milletvekilleri, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım; bu bahsettiğim yolsuzluk algısı bir algıdan öte bir gerçekliği ifade ediyor. Yolsuzluk insanlık tarihinde en eski suçlardan bir tanesidir. Bütçeyi konuşacaksak Türkiye'nin buradaki yerini görmeden bu bütçeyi değerlendiremeyiz. Yolsuzluk, milletin malına tevessül etmektir; kendine ait olmayan bir mala, bir değere el uzatmaktır; haram işlemektir. Beytülmalden bir hırka dahi aşıranın cennete giremeyeceğini buyuran Peygamber Efendimiz’in ümmetiyiz. Yolsuzluk, beytülmale el uzatmaktır. Hırka aşıranın dahi cennete  giremeyeceği bir ikaza muhatap olmuş iken deveyi havuduyla götürenlerin olduğu bir siyasal düzende yaşıyoruz.

Dünya Genelinde Yolsuzlukta 101. Sırada Olan Bir İktidara Bütçeyi Teslim Ediyoruz

Dünya genelinde yolsuzluk göstergelerinden bir tanesi de 1993 yılında kurulan Uluslararası Şeffaflık Örgütünün yayınladığı endekstir. İşte, o endekste Türkiye'nin fotoğrafı bu Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, değerli milletvekilleri. Bizler de 11,5 trilyonluk bir gider bütçesi olan bütçeyi harcamayla ilgili bu iktidara yetki veriyoruz ama bu yetkiyi kullanırken dünya özelinde yolsuzlukta 101'inci sırada olan bir iktidara bu bütçeyi teslim ediyoruz; amiyane deyimle, vatandaşın dediği gibi, ciğeri kediye emanet ediyoruz; farkına varalım. 1995 yılında 41'inci olan ülkemiz sıralaması AK PARTİ iktidarı döneminde her geçen gün artmış ve nihayet şu an 101'inci sıradayız. Bu konuda, hani diyorlar ya “Batı bizi kıskanıyor.” evet, Batı bizi kıskanıyor ama Batı'daki yolsuzluk yapmak isteyen politikacıların “Niçin biz Türkiye'de siyaset yapmıyoruz?” diye bizi kıskandığından emin olabilirsiniz. Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, bu tablonun gerçekten size bir şey ifade etmesi lazım. Biz naif kişiliğinizi, kibar kişiliğinizi, devlet malı konusundaki hassasiyetinizi bildiğimiz için bu tabloyu size şikâyet ediyoruz; nihayetinde o Kabinenin 2 numaralı ismisiniz. Lütfen bu 11,5 trilyona yakın bütçeyi harcarken bu siyasal düzenin, yolsuzluk algısında 101'inci sırada olan bir ülkenin Cumhurbaşkanı Yardımcısı olduğunuzun farkında olarak denetleyin. Beytülmale dadanmış büyük farelerin olduğunun farkında olarak denetleyin; kasası delik deşik olan, her yerden fakir fukaranın hakkına el uzatılan bir siyasal düzende yaşadığımızı bilerek bu 11,5 trilyonu harcayın; kul hakkına girmeyin, yapmayanlarınız da vardır ama yapanlara da göz yummayın; lütfen emanete ihanet edenlerden olma korkusuyla yaşayın. Göreve geldiğiniz sırada 64'üncü sıradaydık, bugün 101'inci sıraya düştük, bunun sebeplerini araştırın. Dediğim gibi, gider bütçesi 11 trilyon 89 milyar, gelir bütçesi 8 trilyon 437 milyar, bütçe açığı 2 trilyon 652 milyar. Bütçe açığını da borçlanmak suretiyle kapatmak zorunda olduğumuz bir bütçede kamuya teslim ediyoruz bu kasayı ama dünya yolsuzluk liginde 101’inci sırada olan bir iktidara, bir siyasal düzene teslim ediyoruz. Yani, dediğim gibi, halkın deyimiyle ciğeri kediye emanet ediyoruz. Bizimle eş diğer ülkelerin hangilerinin olduğunu saymaya bile gerek yok, ülkemiz daha utanç verici bir duruma girer.

Uyumadan Çalışmamız Lazım

Devasa bir bütçe var ve bu bütçeyi emanet ettiğimiz bir iktidar var. Yolsuzluk, ağırlıklı olarak bütçeyle ilgili bir kavramdır, iktidar gücünü elinde bulunduranların ihmali, kastı ya da izni olmadan bir ülkede yolsuzluk olmaz. Biz bu bütçeyi her bakanlık kalemiyle, her kurumla ilgili rakamları ve ödenekleri tahsis ederek “Kabul edenler… Etmeyenler…” diye el kaldırıyoruz, kabul etmeyenlere de denetleme görevi, vazifesi var ama “Evet, kabul ediyorum.” diyenlerin bu tabloya bakarak “evet” demesi, “evet” dedikten sonra da bunu denetleme vazifelerinin çok daha büyük olduğunu görmesi gerekiyor. Bu vahim tablo bize bu ülkenin şeffaf olmaması hâlinde, bu ülkenin iktidarının denetlenmemesi hâlinde, bu ülkenin Sayıştay’ının iyi çalışmaması hâlinde, Meclisinin iyi denetlememesi hâlinde ülke kaynaklarının nasıl bir talan riskiyle karşı karşıya olduğunun bir fotoğrafıdır. Elbette iktidarın tüm mensuplarını ya da kamu görevlilerinin tamamını suçlamak mümkün değil, harama el uzatmayacak vicdanlı insanlar olduğunu da çok iyi biliyoruz; bunları tenzih ediyorum ama beytülmalın her tarafına dadanan bu hırsızların da farkında olmazsak milletin hukukunu koruyamayız. Onun için burada bulunan 600 milletvekili olarak gece gündüz demeden, uyumadan çalışmamız lazım. Sürüsü dışarıda kalmış bir çoban nasıl sabahlayamıyorsa bu bütçeyi, bu iktidara teslim etmiş bir Parlamentonun sabahlara kadar uyumaması, gözüne uyku girmemesi gerekiyor. İslam dini tedbir sonra tevekkül dinidir, cezadan önce kişileri harama sevk eden yolları kapatan bir dindir. Bu yolsuzluk düzeni, kişileri haramdan alıkoymaz tam tersine kamu yöneticilerini harama teşvik eder. Onun için bu göstergeyi değiştirmediğiniz müddetçe harama el uzatanların müsebbibi ve ortakları sizler olursunuz.

Türkiye'nin Bir Diğer Kara Fotoğrafı da İhalelerdeki Cambazlıktır

Bu yolsuzluk düzeninin bir diğer önemli çarkı da kamu ihaleleridir ve Kamu İhale Yasası’dır. AK PARTİ'nin iş başına geldiği 2002 yılından beri İhale Kanunu’nu kaç defa değiştirdiğimizi artık sayacak bir hâli bile unuttuk. Sayıştay raporlarıyla bu usulsüzlükler zaman zaman ortaya konuluyor, bir ilginç örnek vereyim: Diyanet, ramazan ayında bir yayın ihalesi yapıyor. Sayıştay diyor ki: “Sen bunu niçin açık ihaleyle yapmadın da davet usulüyle bir kişiye verdin.” Diyor ki: “Zaman dardı.”, Sayıştay da cevap olarak diyor ki: “Ey Diyanet, ramazanın ne zaman geleceği önceden belli, mücbir bir sebep yok. Sen daha ramazanın ne zaman geldiğini bilmiyor ve ani bir ihaleye çıkıyorsan vay diğer kurumların başına.” İşte Türkiye'nin bir diğer kara fotoğrafı da İhale Kanunu ve ihalelerdeki cambazlıklardır. Pazarlık usulünde ısrar, ihalelerde yasaya aykırı davranışlar, mal ve hizmet alımlarında istisna maddesi veya yasalara aykırı işlemler. Tüm bunlar kamu kaynaklarının nasıl israf edildiğinin açık göstergesidir. En çarpıcı örneklerden biri kamu ihalelerinde işlerin küçük parçalara bölünerek doğrudan temin yöntemiyle gerçekleştirilmesidir. Bu, İhale Yasası’nın temel ilkelerine aykırıdır. Kamu idarelerinin parasal limitin altında kalmak amacıyla ihtiyaçlarını kısımlara bölerek doğrudan temin şeklinde yolsuzluk yaptığını hepimiz biliyoruz. Onun için hiçbirimizin gözüne uyku girmemesi lazım. Yasaklı firmalara nasıl ihale verildiğini de çok iyi biliyoruz. Sayıştay’ın raporlarının nasıl sümenaltı edildiğini de hep beraber biliyoruz. Onun için Saadet Partisi olarak biz bu ihale usulüne ve her geçen gün, ilk geldiğinizde yüzde 70 iken 2021 yılında burada açık olmayan ihale oranınız yüzde 40'a kadar yükselmiş yani siz bu bütçeyi kullanırken yüzde 40 oranındaki ihalelerinizi açık olmayan ihalelerle yapmış olacaksınız. Milletvekili olarak zorluklarımızın ne olduğunun farkında olalım. Bu da dünyada en fazla ihale alan ve özellikle altyapı ihalesi alan dünyadaki en büyük 10 firma. İsimlerle ilgilenmediğimiz için ben burada Türkiye’dekileri “x1”, “x2”, “x3”, “x4”, “x5” diye yazdım çünkü burada, bunlar talip olmazsa yolsuzluk yapmak isteyen iktidarlar yeni ortak iş adamları bulurlar, onun için bu iş adamlarıyla ilgilenmiyoruz. Bu iktidarlar harama el uzattığı zaman kendisiyle beraber harama el uzatacak iş adamını mutlaka bulur. Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, belki bize, büyüklere “Ekonomimiz büyüyor, küresel şirketlerimiz var.” diye masallar anlatabilirsiniz ama biz biliyoruz ki bu ihaleleri iktidarla içli dışlı olmadan, iktidarla el ense ilişkilerine girmeden bir şirketin alabilme imkânı yok. Niçin sadece 5 şirket değil daha fazla... Dolayısıyla bu bütçeyi kimlere emanet ettiğimizi başta Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısının vicdanına, daha sonra da buradaki bütün partilerden oluşan 600 milletvekilinin vicdanına emanet ediyorum.”

Editör: Musa özyürek